Barselona ya gidip te bunu kaleme almamak olmazdı zira bir
sefer daha gitme şansı bulursam hem benim hem de oraya gitmeyi düşünen sizlerin
çok işine yarayacak bilgiler var bence.. İlk olarak Barselona için overrated
diyenler, abartıldığını düşünenler, fazla gün ayırmanın gereksiz olduğunu
söyleyenler olabilir ama benim ve eşimin fikrine göre bir hafta bile çok
yetersizdir bu büyüleyici ve sımsıcak şehir için.. Biz beş günde elimizdeki
listenin ancak yarısını bitirebildik (ki listeyi beş güne göre yapmış olmama
rağmen). Bir diğer tavsiye ise biz turla gittik ama turun sadece ulaşım ve otel
seçeneğinden faydalandık. Ekstra turlarına katılmayıp tamamen kendi zevkimize
göre gezdik. Bu çoğu açıdan çok yararlı olsa da tek bir dezavantaj
barındırıyordu o da Dali müzesindeki gezi için bizi aydınlatacak bir rehber
olmayışıydı. Ama onun haricindeki her şeyden fazlasıyla keyif aldık kimseye
bağlı olmaksızın. Gelelim bu uzun giriş sonrası asıl olaya vee Barselonaa..
BİRİNCİ GÜN – CUMARTESİ:
Cumartesi öğlen 13.55 de Atatürk Havalimanından kalkacak
olan uçağımız bayram yoğunluğu sebebiyle kalkış sırası bekledikten sonra 3 saat
20 dakikalık uçuş süresiyle Barselona ya iniş yaptı. Havalimanındaki kolay pasaport
geçişi ama bavul alım noktasını bulma zorluğundan sonra transfer yapacağımız
otobüsümüze bindik. İşte turla gitmenin bir güzel yanı da sizi bekleyen hazır
bir otobüs olmasıydı. Dahası otobüsümüz bizi direk olarak otele götürmedi ilk
önce kısa bir şehir turu yaptık ki bu bizim kafamızdaki birçok soru işaretini
giderdi. Özellikle Montjuic tepesine çıkarıp şehri tepeden bize göstermesi
neyin nerde olduğunu anlamamıza fazlasıyla yetti. Ve şehrin belli başlı önemli
yerlerini de önlerinden otobüsle geçerek tanıttıktan sonra konumu La Rambla ya(
nam-ı diğer İstiklal caddesi) çok yakın olup önünde metro durağı olan otelimize
(Auto Hogar) giriş yaptık. Otelimiz konum olarak mükemmel, kahvaltı olarak
gayet doyurucu, oda olarak felaketti ama bu otelde oda seçimi yapabilirsiniz
daha ucuza kalmak isterseniz bizim turun seçtiği gibi iki kişinin zor sığdığı
penceresi küçük ve otoparka bakan, biraz pahalı olabilir derseniz de geniş
caddesine bakan güzel bir odada kalabilirsiniz. Otel seçimindeki en önemli şey
sizin neye öncelik verdiğiniz olmalıdır. Biz genel olarak memnun kaldık
buradan. Biraz dinlemeden sonra ilk iş Montjuic tepesindeki müzenin önünde akşam
9 da başlayıp 11.30 a kadar süren muhteşem su göstesi olan Magic Fontain i izlemek
üzere yola koyulmak oldu. Otelimizin önündeki metro durağı olan Parallel den
Plaça Espanya meydanına giden L3 hattı üzerindeki Espanya durağında indik. İlk
olarak yemek için hemen karşısındaki Tapas Tapas a girdik. Burası cidden hem
konum hem de garsonların ilgisi olarak çok hoşumuza gitti hem tapas hem paella
denedik sonuç patates brava çok leziz ama paella sı tam bir hayal kırıklığıydı.
Ayrıca ben çok bira sevmeyen bir insan olarak buranın birasını çok beğendim
içimi cidden çok yumuşak ve keyifliydi. Ardından yürüyerek Palau Nacional
müzesine doğru yola koyulduk ki su gösterisi bu Catalan müzesinin hemen önünde.
Meydan da her şey o kadar açık ki zaten kalabalık ve yol sizi buraya rahatlıkla
çıkartıyor. Küçük bir not yanınıza en rahat ayakkabınızı alın çünkü her şekilde
Barselona da çok yürüyeceksiniz ama çok ta keyif alacaksınız. Geniş ve güzel
caddenin sonunda heybetiyle bizi bekleyen bu güzel kalemsi müze ve hemen
önündeki devasa havuzdan çıkan, rengarenk ışık oyunlarıyla süslenmiş bu gösteriyi
görmemek ve uzaktan bile büyüsüne kapılmamak imkansız. Haftanın sadece belirli
günlerinde olan bu su gösterisine denk gelirseniz kaçırmayın derim. Suyun huzur
verici ve göz alıcı görüntüsü dışında gösteri esnasında çalan klasik müziklerde
bu keyfi daha da arttırıyor. Bu güzel ve romantik yerin keyfini fazlasıyla
çıkardıktan sonra yorgunluktan her an bayılacak bir biçimde kendimiz otele
attık.

İKİNCİ GÜN-PAZAR:
Biz bu günü turumuzun düzenlediği günübirlik bir tur olan
Figueres kasabasındaki Dali müzesi ve Girona kasabasına giderek değerlendirmeyi
düşünüyorduk ki orada öğrendiğimiz üzere turun gününü değiştirmişler. Rehberimizin
ısrarla buraya tek gidemezsiniz tur şart demesine karşın başka çaremiz olmadığı
için kendi başımıza gitmenin yollarını araştırdık. Başka çaremiz olmamasının
sebebi ise önemli müzelere önceden online olarak bilet almamızdı ve bilet
aldığımız günlerle turun ertelediği günün çakışıyor olmasıydı. İnanın rehberler
bazen saçmalıyor biz oraya gayet kolay gidip inanılmaz güzel bir gün geçirdik
hatta sonra tura katılanların ne kadar pişman olduğunu Dali müzesini anlatan
rehber haricinde hiçbir artısı olmadığı öğrenip daha da sevindik J Bu arada kendi
başınıza Dali müzesine gidecekseniz önceden araştırma yapın ya da burada
bulunan eserleri anlatan bir anlatım rehberi gibi bir şey bulmaya çalışın derim
. Sonuç olarak metroyla Passeig De
Gracia durağında inip Renfe tren hattı için son durağı Portbou (2) olan hatta
bilet aldık çünkü Dali müzesinin bulunduğu Figueres durağı bu hat üzerinde
bulunmaktadır. Saat tam 9.50 tarifesiyle 1.30 saatte Figueres kasabasına ulaştık.
Burada inince ister istemez nerede bu Dali falan derken kolayca izlenebilen yön
işaretlerini görüp 15 dakikalık yürüme mesafesinden sonra sonunda muhteşem
derecede, hayallerini bile kuramayacağınız çılgın ötesi bir sanat anlayışına
sahip Salvador Dali’ nin müzesine ulaştık. Hayranlık, şaşkınlık ve şoklanmalar
eşliğinde müzeyi sindire sindire gezdikten sonra hemen müzenin meydanında
bulunan kafeye kendimizi yine yorulmuş halde attık. Bu arada burada da çok sıra
olacağını duyup online bilet almak isteyip saatleri uyuşmadığı için alamamıza
rağmen en fazla 10 dakika bekledik gayet de rahat gezdik. Girdiğimiz kafemsi
restoranda yöreyle ilgisi olmamasına rağmen makarna deneyelim dedik ve
hayatımızda tattığımız en lezzetli makarnayı yedik biz bile şaşırdık, inanın bu
kadarını beklemiyorduk. Figueres kasabasının o sevimli ara sokaklarında
gezdikten sonra tekrar tren istasyonuna gidip Girona için biletimizi aldık.
Buraya kadar gelip de Girona kasabasına da uğramadan dönmeyin derim aralarında
iki üç durak falan var. Bu arada Barselona dan Figueres için aldığımız bilet
kişi başı 18 euro, Figueres – Girona arası 5.5 euro, Girona-Passeig De Gracia(Barselona)
arası 11 euro tuttu. Dali müzesi içinde kişi başı 12.5 euro ödedik. GironaRambla geçiyor ve de yürüyüş olarak tren istasyonundan orası biraz uzun
sürebilir bulabilirseniz taksiye binip katedral derseniz 5 dakikada
gidebilirsiniz. Ama tavsiyem yürüyüp o güzel sokakları gezmeniz. Girona
gerçekten çok güzel bir ortaçağ kasabası biz eski şehir kısmında dolaştık ve
katedralin içine de girdik gerçekten büyüleyiciydi. Ve meydanında bulunan şirin
mi şirin kafesinde de akşamüstü esintisinin bizi daha da mayıştırmasıyla
keyifli bir vakit geçirdikten sonra Girona görevini de tamamlamış olduk. Akşam 6 gibi Barselona nın yollarını tuttuk.
Yol bu sefer daha kısa sürdü çünkü tren daha az durakta durdu. Bir gününüzü buraya ayırmanızı tavsiye
ederim.


Figueres' in sevimli sokaklarından çıkası gelmiyor insanın..

İçi ayrı güzel Girona Katedrali

Girona meşhur köprüsünün üstünden bir kare..
ÜÇÜNCÜ GÜN-PAZARTESİ:
Bugün Barselona nın en önemli sayılan yerlerini gezme
günüydü. Önemli bir tavsiye, sizde gireceğiniz çoğu müzenin biletlerini bizim
gibi önceden online alıp hiçbir sıra beklemeden direk girebilirsiniz. Ancak
bunların çoğu saatli olduğu için aradaki zamanı iyi hesaplamanız lazım. Bu
sendromsuz pazartesindeki ilk durağımız Gaudi nin en önemli eserlerinden
sayılan evleri Casa Batllo ve Casa Mila (La Pedrera) olacaktı. Passeig De
Gracia metro durağı tam Casa Batllo’ nun önünde olduğu için burada inip Casa
Batllo’ yu dışarıdan inceleyip, yürüyerek Casa Mila’ ya geçebilirsiniz. Böyle
yapmak daha mantıklı çünkü daha sonra Casa Mila’ ya yakın metro durağından
Sagrada Familia’ ya geçmek kolay olur. Bu evlerin ikisinin de içine girip
gezmek yerine birini seçmek daha ekonomik ve zaman tasarruflu olacağı için biz
biletimizi tam saat 9 a Casa Mila’ya almıştık. Bunun sebebi ise Casa Mila daha
yaşayan bir bina mesela içinde hala ilk sahiplerinin yaşadığı eşyalar mevcut ve
çatısının ilginçliği de o dönemde nasıl yani dedirtecek cinsten çünkü kendinizi
Star Wars setinde falan hissediyorsunuz, gerçekten burada da büyülendik tabii
ki Barselona manzarası da ayrı bir güzelliğiydi. Barselona da başlarda her an
her şey size şaşırtıcı geliyor ta ki alışana kadar sonra da her gördünüz ilginç
yapı ve sanat eseri sanki Türkiye de her gün karşılaşıyormuşsunuz havasında
normalleşiyor. Bu arada gittiğiniz
müzelerde audio adı altında geçen
kulaklı kumanda şeklinde ve istediğiniz dil seçeneğine sahip (tabii ki Türkçe
yok) sesli anlatım cihazından alabilirsiniz 5 euro gibi bir fiyata anlatımı bir
rehber tadında olan bu audio’lar gayet bilgilendirici aslında. Biz buradan
çıktıktan sonra yürümek yerine metroyla Sagrada Familia’ya geçtik, aralarında
iki durak var. İnsanlar genelde ikisi arasında yürümeyi tercih ediyor ama biz
normalde hiç yürümeyen iki insan olarak yürüme kotasını gün içerisinde
fazlasıyla dolduruyorduk. Diagonal durağında binip adı üstünde olan Sagrada
Familia durağında inebilirsiniz. Bizim giriş biletimiz 11.15 te olduğu için
zaman konusunda acele etmemize gerek kalmadı, fazlasıyla yetti. O vakte kadar
Barselona nın en öneli simgesi olan bu devasa kilisenin karşısında bulunan
kafede bir bira içip bu güzelliğin birkaç dış çekim fotoğrafından sonra tam
vaktinde içeri giriş yaptık. Dışarısında bulunan inanılmaz uzun kuyruğu
gördükten sonra online bilet alarak ne kadar doğru bir şey yaptığımızı anladık.
“Sagrada Familia” gerçekten büyüleyici bir kilise, şahsen ben ilk görüşte aşık
olanlardanım ki bence etkilenmemek için bütün duygularınızın alınmış olması
lazım ancak içi dışı kadar büyülemedi bizi ama bu içinin de şahane bir
görüntüye sahip olmadığı anlamına gelmiyor tabii. Zaten buraya gelip de içini de
görmemek olmaz bizce. Ayrıca kulesine çıkma şansınızda var ve bunu da bileti
aldığınız sitede seçebiliyorsunuz. Biz kule saatini 12.45 olarak seçmiştik ama
son yarım saat artık Sagrada Familia içinde gezecek bir şey kalmamıştı o
sebeple kule saatiyle giriş saatiniz arasında en fazla bir saat olsun hatta
daha az, bizce fazlaca yeterli. Bizim
çıktığımız kulenin ismi Nativity Façade idi. İki seçiminiz olacak diğeri ise
Passion Façade. Bizim çıktığımız kule gayet güzeldi. Şehir manzarası olsun,
Sagrada Familia’nın dışındaki üstü meyve toplarını andıran heykelciklerle kaplı
küçük kuleleri olsun, ve daha zilyon tane ayrıntıya sahip görüntüsü olsun
hepsini yakından görmekte ayrı bir keyif verdi bize. Ancak inişi çıkışı kadar
kolay değil biz kuleyi asansörle çıkıp merdivenle inince neredeyse tüm gün
bacak ağrısı çektik J O muhteşem güzellikteki görüntüsüyle tüm övgüleri
hak eden Sagrada Familia’ da bitirdikten sonra sıra Gaudi’nin diğer şaheseri
Park Güell’ e geldi. Aslında çok acıkmıştık ama ilk olarak Park Güell’ e gidip
orada bir yerlerde yemek daha mantıklı geldi. Ve tekrar Sagrada Familia metro
durağına binip ilk önce Diagonal durağında inip, buradan aktarma yapacağımız
yeşil hat tarafına yürüyüp, üzerindeki Lesseps durağında indik. Bu durakta
inince sizi yine bir 15-20 dakikalık yürüyüş bekliyor. Yine yön tabelalarını
takip edip parka ulaşmak çok kolay oldu. Bu arada biz Lesseps durağında inince
turnikelerin olduğu alanda, üstünde kocaman Park Güell yazan bir otomat ve yanı
başında bir görevli gördük. Bloglarda ve ekşi sözlükte okuduğum entrylerin
hepsine göre park ücretsizdi ama bu durum 1 sene öncesine kadarmış. Maalesef ki
burayı da paralı yapmışlar. Ve giriş bileti yine saatlere göre alınıyordu. Biz
gittiğimizde saat 14.30 du ama bilet en erken saat 16.00 a olan girişe kalmıştı.
Ve kredi kartı tek seçenekti. Bu kısa şaşkınlığın ardından başka çaremiz kalmadığını
anlayınca bileti bu saate almak durumunda kaldık. Size bir tavsiye, buranın
biletini de online alın hem daha ucuz hem de birkaç gün öncesinden saat bulma
sıkıntısı da yaşamazsınız. Daha
vaktimizin olması karnımızı doyurmak açısından gayet iyi oldu aslında. Yol
üstünde gözümüze güzel bir restoran kestiremeyince parkın hemen girişinde iki
katlı olan ve ismi de Park Güell olan yere oturduk. Gayet de güzel bir seçim
yapmıştık sadece baştaki korkumuz buranın turistik olmasından dolayı pahalı
olmasıydı ama fiyatlar gayet makul lezzetleri güzel garsonları da aşırı ilgili
ve sempatikti. Bu arada biz Barselona nın garsonlarını genel olarak çok sevdik
ki bizce onlarda bizi J
bence doğru bir yaklaşımla gayet ilgili olabiliyorlar. Yemekten sonra saatimizi
beklemeden parkı dolaşmaya çıktık çünkü bu bilet sadece şehir tanıtım
fotoğraflarında da sürekli kullanılan, Gaudi nin; Hansel ve Gretel romanındaki
evlerine benzeyen ve kırık seramiklerle yaptığı kıvrımlı bankın kısımlarına
girişi kapsıyordu. Parkın diğer kısımlarını biletsiz rahatça gezebilirsiniz
sonuçta büyük bir park orası ve de çok keyifli. Biz tabi üzerimizde Sagrada
Familia kulesinin ve metro durağından Park Güell e kadar olan yol ve yokuş
kısmının yorgunluğuyla parkın bir kısmını gezebilip ardından biletle giriş
yapılan, Gaudi nin evlerinin olduğu kısma geçtik. Evet, cidden yine bir şaheser
duruyordu karşımızda, insan burada bolca fotoğraf çekmek istiyor ama
kalabalıktan fırsat bulmak biraz zor. Bence bu parka erken saatlerde gitmek her
açıdan daha rahatlık olur. Özellikle meşhur kurbağanın tek başına fotoğrafını
çekmek imkansız gibi bir şey çünkü, orada gelenek sanırım tüm turistler
kurbağanın yanına oturup ona dokunarak poz veriyor ve sizde fotoğraf çekmek
istediğinizde kim oturuyorsa sanki onu çekiyormuşsunuz gibi oluyor ve bu pek
hoş değildi. Bu arada eğer Casa Mila’ nın içini gezdiyseniz parkın iç
kısımlarında bulunan Gaudi müzesine sakın girmeyin hatta parkın içindeki
evlerin hiçbirinin içine girmenize gerek yok, her yeri merak edip giren bizden
size bir tavsiye. Sonuç olarak burası gayet tatmin edici, renkli, eğlenceli bir
yer. Gelinesi görülesi cinsten. Aslında Gaudi nin bu üç önemli eserini bir güne
sığdırarak iyi mi yaptık kötü mü bilemedik ama zaman açısından başka şansımız yoktu.
Eğer ki sizin vaktiniz olacaksa daha çok günlere yayın ya da bu şehre daha çok
vakit ayırmaya çalışın. Günün sonunu da Barri Gotic bölgesi olan ve Barselona
nın en güzel ara sokaklarına ve binalarına sahip, benimde bulunmaktan en çok
keyif aldığım yer olan, eski mahallede bir tapasçı da bitirdik. Buraya yine
Passeig De Gracia (en çok kullandığımız duraktı sanırım) durağından aktarma
yapıp sarı hat üzerinden bulunan Jaume 1 durağında indik. Ve tamamen faklı bir
tapasçıya gitmeye çalışırken kaybolup kendimizi farklı bir yerde bulduk ki
burayı çok sevdik iyi kaybolmuşuz dedik J
İsmi Orio olan adresi de Carrer de Ferran, 38 şeklinde olan tapasçıyı ve çalışanlarını biz çok
sevdik. Sangria olsun tapaslar olsun hepsi çok lezizdi. Ayrıca bir tavsiye
garsonların sürekli servise çıkardığı sıcak tapasları deneyin pişman olmazsınız.


Casa Mila'nın teras kısmı..


Kuleden inmenin ne kadar yorucu olduğunu anlamadan önceki neşeli hallerimiz :)


Meşhur kurbağamsı bukalemun..
DÖRDÜNCÜ GÜN-SALI:
Artık yürümekten ve sürekli bir şeyleri kaçırmamaya çalışmaktan o kadar
yorulmuştuk ki bu günü daha plansız kafamıza göre takılarak geçirmeye karar
verdik. İlk defa kahvaltıyı acele etmeden rahatça yapıp sokaklara attık
kendimizi bu sefer hedef Barceloneta bölgesinde boş boş dolanmaktı. Ama eşimin
Catalan kültürünü çok merak etmesi sebebiyle biraz dolaştıktan sonra
dayanamayıp kendimizi Museu d’Historia de Catalunya müzesinde bulduk. Burası
adından anlaşılacağı üzere katalanların tarihini a dan z ye anlatan bir müze. Ama
tavsiyem İngilizceniz çok iyi değilse burayı pas geçmeniz. Burada yine farkında
olmadan en az 1.30 saat geçirince yine yorulduğumuzu anlayıp müzenin artık üst
katlarını gezmeye dermanımız kalmadığı için teras kısmındaki restorana girip
bir şeyler içmeye karar verdik. İyi ki de çıkmışız manzara mükemmeldi. Akşam yemeği eminim bu terasta çok keyifli
olur. Burada baya bir vakit geçirdikten sonra eşimin hevesle beklediği
Barselona futbol kulübünün stadı olan Camp Nou’ya doğru yola çıktık. Barceloneta
dan yürüyerek Drassanes metro durağına gelip buradan aynı hat üzerinde bulunan
Les Corts durağında indik. Burada size tavsiyem ya taksiye binin ya da otobüs
hatlarını araştırıp bulunduğunuz yerden otobüse binin çünkü biz tam yerini
kestiremediğimiz için metro durağından stada çok yürüdük. Ha geldik ha
geleceğiz derken sonunda o heybetli görüntüsüyle karşımıza çıktı. Evet,
gerçekten çok büyük ve görkemli duruyordu. Giriş çıkış kapıları o kadar
fazlaydı ki saymaya kalksak baya bir zaman harcardık. Ve ilk olarak stadın
müzesini gezip oradan stada geçtik. Zaten müze girişinden itibaren yönlendirme
de bu şekilde. Biz öğle vakitlerinde gittiğimiz için inanılmaz bir kalabalık
vardı tabii ki bilet sırasının uzunluğunu görünce yine online bilet olayına
şükrettik. Müze gerçekten çok
başarılıydı, futbolla ilgisi olmayan beni bile büyüledi. O kupalar, formalar,
ortadaki dokunmatik ekranlardan tarihini anlatmalar ve daha nicesi.. Bence bir
kulüp müze yapacaksa ilk gelip burayı görmeli futbol müzesi nasıl olurmuş diye.
Müzeyi bitirdikten sonra tünelden stada geçtik. Stadı zaten başlı başına bir
efsaneymiş nedenini görünce anladım. O kadar güzel bir gezi yolu yapmışlar ki
her şeyi gayet net bir biçimde görüp erişebiliyorsunuz. Soyunma odasından tutun
yedek kulübesine, kilisesine kadar her şeyi görmek gayet keyifliydi. Tabii ki
eşimin daha büyük bir keyifle gezdiği Camp Nou’ yu bitirdikten sonra tekrar La
Rambla caddesine gidip kendimizi Plaça Reial ya da Plaza Real olarak geçen
Barselona nın meşhur ve bir o kadar da güzel meydanında bulduk. Burası
gerçekten tam dinlenmelik ve keyif almalık bir meydan. Meydan kare şeklinde ve
köşelere dağılmış birçok restoran mevcut, seçimi ise gitmeden okumuş olduğum tavsiyelerde en çok
ismi geçen Les Quinze Nits’ de yapmanın en mantıklı olacağını düşündük. Ve evet
menünün ismini hatırlayamadığım (rosto olabilir) çok lezzetli olan ve güya
menünün en pahalı ana yemeğini söyledik (ki
bence pahalı değildi 12.50 euro civarı olması lazım) ve tabii ki deneme
amaçlı bir şişede Cava söyledik. Cava şampanya gibi bir şey, burada çok tercih
edilen bir içki hatta kahvaltıda bile servisi var ama biz hiç beğenmedik, tadı
bana da eşime de çok keskin geldi. Hele ki hayatımın içkisi Sangria yı bulduktan
sonra bu bana çok kötü geldi. Bu meydanı çok ama çok sevdik, bence Barselona da
vakit geçirilmesi gereken bir yer. Bugün güya fazla aktivite içerisine
girmeyecektik ama yine duramadık (Barselona da durmak imkansız gibi bir şey
resmen sizi içerisine çekiyor) ve çikolata müzesine gitmeye karar verdik. Uzun uğraşlar sonucu (çok kolay olmasına
rağmen) nedense önceki günde bulamadığımız Carrer De La Princesa sokağını
sonunda bulabildik. Bu cadde bizim açımızdan lanetli gibi her yeri kolayca
bulup bunu bulamamak delirtti bizi. Bu cadde de Picasso ve çikolata müzesi
mevcut ki bence önemli bir cadde çünkü en güzel tapasçılar da bu cadde üzerinde.
Eşimin Picasso müzesine gitmek istememesinden ve kapanma vakitleri
yaklaşmasından dolayı çikolata müzesini tercih ettik. Ve iyi ki de etmişiz
girişte bilet alırken bize Türkiye ambalajlı çikolata vermeleri bizi baştan
mutlu etmeye yetti. Zaten onu yedikten sonra içerideki şaheser şeklinde
yapılmış çikolatadan eserleri canınız çekmiyor. Aslında gayet akıllıca. Burayı
da doya doya gezdikten sonra bir yere oturup bir şeyler içmenin şart olduğu
kanısına varıp kendimizi sokağın aşağısına bırakıp ana caddeye çıktık ve küçük
sevimli bir puba oturup günümüzü sonlandırdık. Ama yine fazlasıyla yorulmuştuk.




Plaça Reial Meydanı..
BEŞİNCİ GÜN-ÇARŞAMBA:
Artık dönme günü gelip çatmıştı ama biz hiç dönmek istemiyorduk, daha
birçok şeyi yapamamıştık ve bir kez daha Barselona ya gelme umuduyla son
günümüzde La Rambla da Liceu metro durağının önünde bulunan meşhur pazar La
Boqueria gittik. Öğlen saat ikide havalimanına bizi transfer edecek olan
otobüsümüz kalkacağı için erken çıkmıştık ve gittiğimizde stantlar yeni yeni
açılıyordu. Neyse ki kalabalık yoktu ve rahatça gezdik ama keşke tok olmasaydık
dedik özellikle balıklar çok lezzetli görünüyordu. Bu kesin gelinesi pazarı da
doyasıya gezdikten sonra Barri Gotic bölgesinin meşhur katedrali, La Catedral
Del Mar’ a gittik. Burası için haritaya hiç gerek yok, La Rambla’ dan old city
kısmına geçtiğinizde zaten kule yüksekliğiyle kabak gibi göründüğü için ona
doğru yürümeniz yeterli. Karşısında
Bira-Sangria molası verdikten sonra içini gezmeye girdik. Yalnız bir uyarı,
kısa şort ya da etekliyseniz yanınızda şal bulundurun, diğer kiliselerde böyle
bir şey yaşamasak ta burada yanıma aldığım hırkayı bacaklarıma sarıp girmek
durumunda kaldım. Ama inanın değer, bence bu katedrali tasvir etmeye kelimeler
yetmez. İnanın muhteşem hatta şimdiye kadar girdiğimiz için en güzel olan
katedraldi, büyülendik resmen. Burada da rahat bir saat zaman geçirdikten sonra
benim çok gitmek isteyip ama gidemediğimiz Parc De La Ciutadella’ ya doğru yola
koyulduk. Yine güzel ama yorucu bir yürüyüşten sonra parka vardık. Bizim
girdiğimiz kapı hayvanat bahçesi olan kısımdı yani parkın en önemli unsuru
güzeller güzeli çeşmesi tam sonunda kalıyormuş. Parkta biraz dinlendikten sonra
parkı keşfe çıktık ve sonuna doğru yürümeye başladık. Yürürken karşımıza
botanik bahçesi ve yine müze olduğunu tahmin ettiğimiz güzel bir bina çıktı.
Sonuna geldiğimizde ise yolun karşısında çevresi palmiyelerle çevrili aslanlı
yol gibi bir yol çıktı. Sonunda ise Melih Başganımızın, Ankara’mıza yaptığı
güzide kapılara benzer bir kapı girişi çıktı ama tabi onun farkını söylememe
gerek yok herhalde iki yüz yıllık falandır yani üzerindeki tasvirlerden,
işlemelerden, heykellerden anladığım kadarıyla ve ona bakınca büyüleniyorsunuz
ama bizim kapılara bakıldığındaki düşünce görüntü kirliliği ve yapılan israfa
isyandır. En azından ben ve etrafımdaki birçok kişinin ortak fikri bu yönde. Bu
arada biz hala meşhur çeşmeye gelememiş ve bu kapının sonunda olduğunu
düşünerek bir gayret o uzun yolu yürümüştük ama birde ne görelim kapının sonunda
bizi bekleyen tek şey sıradan bir yoldu. Evet ben çok üzülmüştüm neden çeşmeyi
göremediğimize dair ve yorgunluktan da geri yürümeyi göze alamayıp bir kafeye
yığıldık resmen. Orada fazlasıyla dinlendikten sonra telefondaki haritandan
çeşmeyi teğet geçtiğimizi, resmen yanından yürüdüğümüzü ama ağaçlardan
görmediğimizi farkettim. Ama gitme saatimiz çok yaklaşmıştı ve buna vaktimiz
neredeyse hiç yok gibiydi. Ama buraya kadar gelip onu görmeden gidersem hep
aklımda kalacağına ve çok pişman olacağıma dair eşimi ikna edip geç kalmayı
göze alarak koşar adımlarla o uzun yolu tekrar yürüdük. Ve bingo! Çeşme tüm
ihtişamıyla ve kartpostal görüntüsüyle karşımızda duruyordu. Birkaç hızlı foto
çekimiden sonra otobüsümüzün kalkmasına 15 dakika kaldığını farkettik ve de
otele ne kadar uzak olduğumuzu. Ancak Barselona nın bir muhteşem özelliği olan
trafiksizlik bize o güzel yüzünü gösterdi ve inanılmaz bir biçimde taksiyle
onca yolu 5 dakika da hem de 6 euroya gittik. Bizce hem fiyat hem de zaman
açısından şaka gibi ama gerçek bir durumdu. Ve yarım gün içerisinde bile bir
sürü yer görüp, 10 dakika da erken otelde olmak bizi yorgun ama çok mutlu
yapmıştı. Otobüste giderken tek düşündüğümüz buraya kesin bir daha yolumuzun
düşeceğiydi çünkü çoktan biz bu şehre aşık olmuştuk.


Uğruna deli gibi yorulduğumuz ve geç kalmayı göze aldığımız büyüleyici çeşmesiyle Parc De La Ciutadella!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder