21 Ağustos 2014 Perşembe

veee barselonaaa...



Barselona ya gidip te bunu kaleme almamak olmazdı zira bir sefer daha gitme şansı bulursam hem benim hem de oraya gitmeyi düşünen sizlerin çok işine yarayacak bilgiler var bence.. İlk olarak Barselona için overrated diyenler, abartıldığını düşünenler, fazla gün ayırmanın gereksiz olduğunu söyleyenler olabilir ama benim ve eşimin fikrine göre bir hafta bile çok yetersizdir bu büyüleyici ve sımsıcak şehir için.. Biz beş günde elimizdeki listenin ancak yarısını bitirebildik (ki listeyi beş güne göre yapmış olmama rağmen). Bir diğer tavsiye ise biz turla gittik ama turun sadece ulaşım ve otel seçeneğinden faydalandık. Ekstra turlarına katılmayıp tamamen kendi zevkimize göre gezdik. Bu çoğu açıdan çok yararlı olsa da tek bir dezavantaj barındırıyordu o da Dali müzesindeki gezi için bizi aydınlatacak bir rehber olmayışıydı. Ama onun haricindeki her şeyden fazlasıyla keyif aldık kimseye bağlı olmaksızın. Gelelim bu uzun giriş sonrası asıl olaya vee Barselonaa..


BİRİNCİ GÜN – CUMARTESİ:

Cumartesi öğlen 13.55 de Atatürk Havalimanından kalkacak olan uçağımız bayram yoğunluğu sebebiyle kalkış sırası bekledikten sonra 3 saat 20 dakikalık uçuş süresiyle Barselona ya iniş yaptı. Havalimanındaki kolay pasaport geçişi ama bavul alım noktasını bulma zorluğundan sonra transfer yapacağımız otobüsümüze bindik. İşte turla gitmenin bir güzel yanı da sizi bekleyen hazır bir otobüs olmasıydı. Dahası otobüsümüz bizi direk olarak otele götürmedi ilk önce kısa bir şehir turu yaptık ki bu bizim kafamızdaki birçok soru işaretini giderdi. Özellikle Montjuic tepesine çıkarıp şehri tepeden bize göstermesi neyin nerde olduğunu anlamamıza fazlasıyla yetti. Ve şehrin belli başlı önemli yerlerini de önlerinden otobüsle geçerek tanıttıktan sonra konumu La Rambla ya( nam-ı diğer İstiklal caddesi) çok yakın olup önünde metro durağı olan otelimize (Auto Hogar) giriş yaptık. Otelimiz konum olarak mükemmel, kahvaltı olarak gayet doyurucu, oda olarak felaketti ama bu otelde oda seçimi yapabilirsiniz daha ucuza kalmak isterseniz bizim turun seçtiği gibi iki kişinin zor sığdığı penceresi küçük ve otoparka bakan, biraz pahalı olabilir derseniz de geniş caddesine bakan güzel bir odada kalabilirsiniz. Otel seçimindeki en önemli şey sizin neye öncelik verdiğiniz olmalıdır. Biz genel olarak memnun kaldık buradan. Biraz dinlemeden sonra ilk iş Montjuic tepesindeki müzenin önünde akşam 9 da başlayıp 11.30 a kadar süren muhteşem su göstesi olan Magic Fontain i izlemek üzere yola koyulmak oldu. Otelimizin önündeki metro durağı olan Parallel den Plaça Espanya meydanına giden L3 hattı üzerindeki Espanya durağında indik. İlk olarak yemek için hemen karşısındaki Tapas Tapas a girdik. Burası cidden hem konum hem de garsonların ilgisi olarak çok hoşumuza gitti hem tapas hem paella denedik sonuç patates brava çok leziz ama paella sı tam bir hayal kırıklığıydı. Ayrıca ben çok bira sevmeyen bir insan olarak buranın birasını çok beğendim içimi cidden çok yumuşak ve keyifliydi. Ardından yürüyerek Palau Nacional müzesine doğru yola koyulduk ki su gösterisi bu Catalan müzesinin hemen önünde. Meydan da her şey o kadar açık ki zaten kalabalık ve yol sizi buraya rahatlıkla çıkartıyor. Küçük bir not yanınıza en rahat ayakkabınızı alın çünkü her şekilde Barselona da çok yürüyeceksiniz ama çok ta keyif alacaksınız. Geniş ve güzel caddenin sonunda heybetiyle bizi bekleyen bu güzel kalemsi müze ve hemen önündeki devasa havuzdan çıkan, rengarenk ışık oyunlarıyla süslenmiş bu gösteriyi görmemek ve uzaktan bile büyüsüne kapılmamak imkansız. Haftanın sadece belirli günlerinde olan bu su gösterisine denk gelirseniz kaçırmayın derim. Suyun huzur verici ve göz alıcı görüntüsü dışında gösteri esnasında çalan klasik müziklerde bu keyfi daha da arttırıyor. Bu güzel ve romantik yerin keyfini fazlasıyla çıkardıktan sonra yorgunluktan her an bayılacak bir biçimde kendimiz otele attık. 

 



İKİNCİ GÜN-PAZAR:

Biz bu günü turumuzun düzenlediği günübirlik bir tur olan Figueres kasabasındaki Dali müzesi ve Girona kasabasına giderek değerlendirmeyi düşünüyorduk ki orada öğrendiğimiz üzere turun gününü değiştirmişler. Rehberimizin ısrarla buraya tek gidemezsiniz tur şart demesine karşın başka çaremiz olmadığı için kendi başımıza gitmenin yollarını araştırdık. Başka çaremiz olmamasının sebebi ise önemli müzelere önceden online olarak bilet almamızdı ve bilet aldığımız günlerle turun ertelediği günün çakışıyor olmasıydı. İnanın rehberler bazen saçmalıyor biz oraya gayet kolay gidip inanılmaz güzel bir gün geçirdik hatta sonra tura katılanların ne kadar pişman olduğunu Dali müzesini anlatan rehber haricinde hiçbir artısı olmadığı öğrenip daha da sevindik J Bu arada kendi başınıza Dali müzesine gidecekseniz önceden araştırma yapın ya da burada bulunan eserleri anlatan bir anlatım rehberi gibi bir şey bulmaya çalışın derim .  Sonuç olarak metroyla Passeig De Gracia durağında inip Renfe tren hattı için son durağı Portbou (2) olan hatta bilet aldık çünkü Dali müzesinin bulunduğu Figueres durağı bu hat üzerinde bulunmaktadır. Saat tam 9.50 tarifesiyle 1.30 saatte Figueres kasabasına ulaştık. Burada inince ister istemez nerede bu Dali falan derken kolayca izlenebilen yön işaretlerini görüp 15 dakikalık yürüme mesafesinden sonra sonunda muhteşem derecede, hayallerini bile kuramayacağınız çılgın ötesi bir sanat anlayışına sahip Salvador Dali’ nin müzesine ulaştık. Hayranlık, şaşkınlık ve şoklanmalar eşliğinde müzeyi sindire sindire gezdikten sonra hemen müzenin meydanında bulunan kafeye kendimizi yine yorulmuş halde attık. Bu arada burada da çok sıra olacağını duyup online bilet almak isteyip saatleri uyuşmadığı için alamamıza rağmen en fazla 10 dakika bekledik gayet de rahat gezdik. Girdiğimiz kafemsi restoranda yöreyle ilgisi olmamasına rağmen makarna deneyelim dedik ve hayatımızda tattığımız en lezzetli makarnayı yedik biz bile şaşırdık, inanın bu kadarını beklemiyorduk. Figueres kasabasının o sevimli ara sokaklarında gezdikten sonra tekrar tren istasyonuna gidip Girona için biletimizi aldık. Buraya kadar gelip de Girona kasabasına da uğramadan dönmeyin derim aralarında iki üç durak falan var. Bu arada Barselona dan Figueres için aldığımız bilet kişi başı 18 euro, Figueres – Girona arası 5.5 euro, Girona-Passeig De Gracia(Barselona) arası 11 euro tuttu. Dali müzesi içinde kişi başı 12.5 euro ödedik. GironaRambla geçiyor ve de yürüyüş olarak tren istasyonundan orası biraz uzun sürebilir bulabilirseniz taksiye binip katedral derseniz 5 dakikada gidebilirsiniz. Ama tavsiyem yürüyüp o güzel sokakları gezmeniz. Girona gerçekten çok güzel bir ortaçağ kasabası biz eski şehir kısmında dolaştık ve katedralin içine de girdik gerçekten büyüleyiciydi. Ve meydanında bulunan şirin mi şirin kafesinde de akşamüstü esintisinin bizi daha da mayıştırmasıyla keyifli bir vakit geçirdikten sonra Girona görevini de tamamlamış olduk.  Akşam 6 gibi Barselona nın yollarını tuttuk. Yol bu sefer daha kısa sürdü çünkü tren daha az durakta durdu.  Bir gününüzü buraya ayırmanızı tavsiye ederim.

 

 

 

 Figueres' in sevimli sokaklarından çıkası gelmiyor insanın..

 

 
 İçi ayrı güzel Girona Katedrali
 
 Girona meşhur köprüsünün üstünden bir kare..

ÜÇÜNCÜ GÜN-PAZARTESİ:

Bugün Barselona nın en önemli sayılan yerlerini gezme günüydü. Önemli bir tavsiye, sizde gireceğiniz çoğu müzenin biletlerini bizim gibi önceden online alıp hiçbir sıra beklemeden direk girebilirsiniz. Ancak bunların çoğu saatli olduğu için aradaki zamanı iyi hesaplamanız lazım. Bu sendromsuz pazartesindeki ilk durağımız Gaudi nin en önemli eserlerinden sayılan evleri Casa Batllo ve Casa Mila (La Pedrera) olacaktı. Passeig De Gracia metro durağı tam Casa Batllo’ nun önünde olduğu için burada inip Casa Batllo’ yu dışarıdan inceleyip, yürüyerek Casa Mila’ ya geçebilirsiniz. Böyle yapmak daha mantıklı çünkü daha sonra Casa Mila’ ya yakın metro durağından Sagrada Familia’ ya geçmek kolay olur. Bu evlerin ikisinin de içine girip gezmek yerine birini seçmek daha ekonomik ve zaman tasarruflu olacağı için biz biletimizi tam saat 9 a Casa Mila’ya almıştık. Bunun sebebi ise Casa Mila daha yaşayan bir bina mesela içinde hala ilk sahiplerinin yaşadığı eşyalar mevcut ve çatısının ilginçliği de o dönemde nasıl yani dedirtecek cinsten çünkü kendinizi Star Wars setinde falan hissediyorsunuz, gerçekten burada da büyülendik tabii ki Barselona manzarası da ayrı bir güzelliğiydi. Barselona da başlarda her an her şey size şaşırtıcı geliyor ta ki alışana kadar sonra da her gördünüz ilginç yapı ve sanat eseri sanki Türkiye de her gün karşılaşıyormuşsunuz havasında normalleşiyor.  Bu arada gittiğiniz müzelerde audio  adı altında geçen kulaklı kumanda şeklinde ve istediğiniz dil seçeneğine sahip (tabii ki Türkçe yok) sesli anlatım cihazından alabilirsiniz 5 euro gibi bir fiyata anlatımı bir rehber tadında olan bu audio’lar gayet bilgilendirici aslında. Biz buradan çıktıktan sonra yürümek yerine metroyla Sagrada Familia’ya geçtik, aralarında iki durak var. İnsanlar genelde ikisi arasında yürümeyi tercih ediyor ama biz normalde hiç yürümeyen iki insan olarak yürüme kotasını gün içerisinde fazlasıyla dolduruyorduk. Diagonal durağında binip adı üstünde olan Sagrada Familia durağında inebilirsiniz. Bizim giriş biletimiz 11.15 te olduğu için zaman konusunda acele etmemize gerek kalmadı, fazlasıyla yetti. O vakte kadar Barselona nın en öneli simgesi olan bu devasa kilisenin karşısında bulunan kafede bir bira içip bu güzelliğin birkaç dış çekim fotoğrafından sonra tam vaktinde içeri giriş yaptık. Dışarısında bulunan inanılmaz uzun kuyruğu gördükten sonra online bilet alarak ne kadar doğru bir şey yaptığımızı anladık. “Sagrada Familia” gerçekten büyüleyici bir kilise, şahsen ben ilk görüşte aşık olanlardanım ki bence etkilenmemek için bütün duygularınızın alınmış olması lazım ancak içi dışı kadar büyülemedi bizi ama bu içinin de şahane bir görüntüye sahip olmadığı anlamına gelmiyor tabii. Zaten buraya gelip de içini de görmemek olmaz bizce. Ayrıca kulesine çıkma şansınızda var ve bunu da bileti aldığınız sitede seçebiliyorsunuz. Biz kule saatini 12.45 olarak seçmiştik ama son yarım saat artık Sagrada Familia içinde gezecek bir şey kalmamıştı o sebeple kule saatiyle giriş saatiniz arasında en fazla bir saat olsun hatta daha az, bizce fazlaca yeterli.  Bizim çıktığımız kulenin ismi Nativity Façade idi. İki seçiminiz olacak diğeri ise Passion Façade. Bizim çıktığımız kule gayet güzeldi. Şehir manzarası olsun, Sagrada Familia’nın dışındaki üstü meyve toplarını andıran heykelciklerle kaplı küçük kuleleri olsun, ve daha zilyon tane ayrıntıya sahip görüntüsü olsun hepsini yakından görmekte ayrı bir keyif verdi bize. Ancak inişi çıkışı kadar kolay değil biz kuleyi asansörle çıkıp merdivenle inince neredeyse tüm gün bacak ağrısı çektik J  O muhteşem güzellikteki görüntüsüyle tüm övgüleri hak eden Sagrada Familia’ da bitirdikten sonra sıra Gaudi’nin diğer şaheseri Park Güell’ e geldi. Aslında çok acıkmıştık ama ilk olarak Park Güell’ e gidip orada bir yerlerde yemek daha mantıklı geldi. Ve tekrar Sagrada Familia metro durağına binip ilk önce Diagonal durağında inip, buradan aktarma yapacağımız yeşil hat tarafına yürüyüp, üzerindeki Lesseps durağında indik. Bu durakta inince sizi yine bir 15-20 dakikalık yürüyüş bekliyor. Yine yön tabelalarını takip edip parka ulaşmak çok kolay oldu. Bu arada biz Lesseps durağında inince turnikelerin olduğu alanda, üstünde kocaman Park Güell yazan bir otomat ve yanı başında bir görevli gördük. Bloglarda ve ekşi sözlükte okuduğum entrylerin hepsine göre park ücretsizdi ama bu durum 1 sene öncesine kadarmış. Maalesef ki burayı da paralı yapmışlar. Ve giriş bileti yine saatlere göre alınıyordu. Biz gittiğimizde saat 14.30 du ama bilet en erken saat 16.00 a olan girişe kalmıştı. Ve kredi kartı tek seçenekti. Bu kısa şaşkınlığın ardından başka çaremiz kalmadığını anlayınca bileti bu saate almak durumunda kaldık. Size bir tavsiye, buranın biletini de online alın hem daha ucuz hem de birkaç gün öncesinden saat bulma sıkıntısı da yaşamazsınız.  Daha vaktimizin olması karnımızı doyurmak açısından gayet iyi oldu aslında. Yol üstünde gözümüze güzel bir restoran kestiremeyince parkın hemen girişinde iki katlı olan ve ismi de Park Güell olan yere oturduk. Gayet de güzel bir seçim yapmıştık sadece baştaki korkumuz buranın turistik olmasından dolayı pahalı olmasıydı ama fiyatlar gayet makul lezzetleri güzel garsonları da aşırı ilgili ve sempatikti. Bu arada biz Barselona nın garsonlarını genel olarak çok sevdik ki bizce onlarda bizi J bence doğru bir yaklaşımla gayet ilgili olabiliyorlar. Yemekten sonra saatimizi beklemeden parkı dolaşmaya çıktık çünkü bu bilet sadece şehir tanıtım fotoğraflarında da sürekli kullanılan, Gaudi nin; Hansel ve Gretel romanındaki evlerine benzeyen ve kırık seramiklerle yaptığı kıvrımlı bankın kısımlarına girişi kapsıyordu. Parkın diğer kısımlarını biletsiz rahatça gezebilirsiniz sonuçta büyük bir park orası ve de çok keyifli. Biz tabi üzerimizde Sagrada Familia kulesinin ve metro durağından Park Güell e kadar olan yol ve yokuş kısmının yorgunluğuyla parkın bir kısmını gezebilip ardından biletle giriş yapılan, Gaudi nin evlerinin olduğu kısma geçtik. Evet, cidden yine bir şaheser duruyordu karşımızda, insan burada bolca fotoğraf çekmek istiyor ama kalabalıktan fırsat bulmak biraz zor. Bence bu parka erken saatlerde gitmek her açıdan daha rahatlık olur. Özellikle meşhur kurbağanın tek başına fotoğrafını çekmek imkansız gibi bir şey çünkü, orada gelenek sanırım tüm turistler kurbağanın yanına oturup ona dokunarak poz veriyor ve sizde fotoğraf çekmek istediğinizde kim oturuyorsa sanki onu çekiyormuşsunuz gibi oluyor ve bu pek hoş değildi. Bu arada eğer Casa Mila’ nın içini gezdiyseniz parkın iç kısımlarında bulunan Gaudi müzesine sakın girmeyin hatta parkın içindeki evlerin hiçbirinin içine girmenize gerek yok, her yeri merak edip giren bizden size bir tavsiye. Sonuç olarak burası gayet tatmin edici, renkli, eğlenceli bir yer. Gelinesi görülesi cinsten. Aslında Gaudi nin bu üç önemli eserini bir güne sığdırarak iyi mi yaptık kötü mü bilemedik ama zaman açısından başka şansımız yoktu. Eğer ki sizin vaktiniz olacaksa daha çok günlere yayın ya da bu şehre daha çok vakit ayırmaya çalışın. Günün sonunu da Barri Gotic bölgesi olan ve Barselona nın en güzel ara sokaklarına ve binalarına sahip, benimde bulunmaktan en çok keyif aldığım yer olan, eski mahallede bir tapasçı da bitirdik. Buraya yine Passeig De Gracia (en çok kullandığımız duraktı sanırım) durağından aktarma yapıp sarı hat üzerinden bulunan Jaume 1 durağında indik. Ve tamamen faklı bir tapasçıya gitmeye çalışırken kaybolup kendimizi farklı bir yerde bulduk ki burayı çok sevdik iyi kaybolmuşuz dedik J İsmi Orio olan adresi de Carrer de Ferran, 38 şeklinde olan tapasçıyı ve çalışanlarını biz çok sevdik. Sangria olsun tapaslar olsun hepsi çok lezizdi. Ayrıca bir tavsiye garsonların sürekli servise çıkardığı sıcak tapasları deneyin pişman olmazsınız. 

 

 
 Casa Mila'nın teras kısmı..

 
 
 
 Kuleden inmenin ne kadar yorucu olduğunu anlamadan önceki neşeli hallerimiz :)
 

 
 Meşhur kurbağamsı bukalemun..

DÖRDÜNCÜ GÜN-SALI:

Artık yürümekten ve sürekli bir şeyleri kaçırmamaya çalışmaktan o kadar yorulmuştuk ki bu günü daha plansız kafamıza göre takılarak geçirmeye karar verdik. İlk defa kahvaltıyı acele etmeden rahatça yapıp sokaklara attık kendimizi bu sefer hedef Barceloneta bölgesinde boş boş dolanmaktı. Ama eşimin Catalan kültürünü çok merak etmesi sebebiyle biraz dolaştıktan sonra dayanamayıp kendimizi Museu d’Historia de Catalunya müzesinde bulduk. Burası adından anlaşılacağı üzere katalanların tarihini a dan z ye anlatan bir müze. Ama tavsiyem İngilizceniz çok iyi değilse burayı pas geçmeniz. Burada yine farkında olmadan en az 1.30 saat geçirince yine yorulduğumuzu anlayıp müzenin artık üst katlarını gezmeye dermanımız kalmadığı için teras kısmındaki restorana girip bir şeyler içmeye karar verdik. İyi ki de çıkmışız manzara mükemmeldi.  Akşam yemeği eminim bu terasta çok keyifli olur. Burada baya bir vakit geçirdikten sonra eşimin hevesle beklediği Barselona futbol kulübünün stadı olan Camp Nou’ya doğru yola çıktık. Barceloneta dan yürüyerek Drassanes metro durağına gelip buradan aynı hat üzerinde bulunan Les Corts durağında indik. Burada size tavsiyem ya taksiye binin ya da otobüs hatlarını araştırıp bulunduğunuz yerden otobüse binin çünkü biz tam yerini kestiremediğimiz için metro durağından stada çok yürüdük. Ha geldik ha geleceğiz derken sonunda o heybetli görüntüsüyle karşımıza çıktı. Evet, gerçekten çok büyük ve görkemli duruyordu. Giriş çıkış kapıları o kadar fazlaydı ki saymaya kalksak baya bir zaman harcardık. Ve ilk olarak stadın müzesini gezip oradan stada geçtik. Zaten müze girişinden itibaren yönlendirme de bu şekilde. Biz öğle vakitlerinde gittiğimiz için inanılmaz bir kalabalık vardı tabii ki bilet sırasının uzunluğunu görünce yine online bilet olayına şükrettik.  Müze gerçekten çok başarılıydı, futbolla ilgisi olmayan beni bile büyüledi. O kupalar, formalar, ortadaki dokunmatik ekranlardan tarihini anlatmalar ve daha nicesi.. Bence bir kulüp müze yapacaksa ilk gelip burayı görmeli futbol müzesi nasıl olurmuş diye. Müzeyi bitirdikten sonra tünelden stada geçtik. Stadı zaten başlı başına bir efsaneymiş nedenini görünce anladım. O kadar güzel bir gezi yolu yapmışlar ki her şeyi gayet net bir biçimde görüp erişebiliyorsunuz. Soyunma odasından tutun yedek kulübesine, kilisesine kadar her şeyi görmek gayet keyifliydi. Tabii ki eşimin daha büyük bir keyifle gezdiği Camp Nou’ yu bitirdikten sonra tekrar La Rambla caddesine gidip kendimizi Plaça Reial ya da Plaza Real olarak geçen Barselona nın meşhur ve bir o kadar da güzel meydanında bulduk. Burası gerçekten tam dinlenmelik ve keyif almalık bir meydan. Meydan kare şeklinde ve köşelere dağılmış birçok restoran mevcut, seçimi ise  gitmeden okumuş olduğum tavsiyelerde en çok ismi geçen Les Quinze Nits’ de yapmanın en mantıklı olacağını düşündük. Ve evet menünün ismini hatırlayamadığım (rosto olabilir) çok lezzetli olan ve güya menünün en pahalı ana yemeğini söyledik (ki  bence pahalı değildi 12.50 euro civarı olması lazım) ve tabii ki deneme amaçlı bir şişede Cava söyledik. Cava şampanya gibi bir şey, burada çok tercih edilen bir içki hatta kahvaltıda bile servisi var ama biz hiç beğenmedik, tadı bana da eşime de çok keskin geldi. Hele ki hayatımın içkisi Sangria yı bulduktan sonra bu bana çok kötü geldi. Bu meydanı çok ama çok sevdik, bence Barselona da vakit geçirilmesi gereken bir yer. Bugün güya fazla aktivite içerisine girmeyecektik ama yine duramadık (Barselona da durmak imkansız gibi bir şey resmen sizi içerisine çekiyor) ve çikolata müzesine gitmeye karar verdik.  Uzun uğraşlar sonucu (çok kolay olmasına rağmen) nedense önceki günde bulamadığımız Carrer De La Princesa sokağını sonunda bulabildik. Bu cadde bizim açımızdan lanetli gibi her yeri kolayca bulup bunu bulamamak delirtti bizi. Bu cadde de Picasso ve çikolata müzesi mevcut ki bence önemli bir cadde çünkü en güzel tapasçılar da bu cadde üzerinde. Eşimin Picasso müzesine gitmek istememesinden ve kapanma vakitleri yaklaşmasından dolayı çikolata müzesini tercih ettik. Ve iyi ki de etmişiz girişte bilet alırken bize Türkiye ambalajlı çikolata vermeleri bizi baştan mutlu etmeye yetti. Zaten onu yedikten sonra içerideki şaheser şeklinde yapılmış çikolatadan eserleri canınız çekmiyor. Aslında gayet akıllıca. Burayı da doya doya gezdikten sonra bir yere oturup bir şeyler içmenin şart olduğu kanısına varıp kendimizi sokağın aşağısına bırakıp ana caddeye çıktık ve küçük sevimli bir puba oturup günümüzü sonlandırdık. Ama yine fazlasıyla yorulmuştuk. 

 
 

 

 

 
 Plaça Reial Meydanı..

BEŞİNCİ GÜN-ÇARŞAMBA:

Artık dönme günü gelip çatmıştı ama biz hiç dönmek istemiyorduk, daha birçok şeyi yapamamıştık ve bir kez daha Barselona ya gelme umuduyla son günümüzde La Rambla da Liceu metro durağının önünde bulunan meşhur pazar La Boqueria gittik. Öğlen saat ikide havalimanına bizi transfer edecek olan otobüsümüz kalkacağı için erken çıkmıştık ve gittiğimizde stantlar yeni yeni açılıyordu. Neyse ki kalabalık yoktu ve rahatça gezdik ama keşke tok olmasaydık dedik özellikle balıklar çok lezzetli görünüyordu. Bu kesin gelinesi pazarı da doyasıya gezdikten sonra Barri Gotic bölgesinin meşhur katedrali, La Catedral Del Mar’ a gittik. Burası için haritaya hiç gerek yok, La Rambla’ dan old city kısmına geçtiğinizde zaten kule yüksekliğiyle kabak gibi göründüğü için ona doğru yürümeniz yeterli.  Karşısında Bira-Sangria molası verdikten sonra içini gezmeye girdik. Yalnız bir uyarı, kısa şort ya da etekliyseniz yanınızda şal bulundurun, diğer kiliselerde böyle bir şey yaşamasak ta burada yanıma aldığım hırkayı bacaklarıma sarıp girmek durumunda kaldım. Ama inanın değer, bence bu katedrali tasvir etmeye kelimeler yetmez. İnanın muhteşem hatta şimdiye kadar girdiğimiz için en güzel olan katedraldi, büyülendik resmen. Burada da rahat bir saat zaman geçirdikten sonra benim çok gitmek isteyip ama gidemediğimiz Parc De La Ciutadella’ ya doğru yola koyulduk. Yine güzel ama yorucu bir yürüyüşten sonra parka vardık. Bizim girdiğimiz kapı hayvanat bahçesi olan kısımdı yani parkın en önemli unsuru güzeller güzeli çeşmesi tam sonunda kalıyormuş. Parkta biraz dinlendikten sonra parkı keşfe çıktık ve sonuna doğru yürümeye başladık. Yürürken karşımıza botanik bahçesi ve yine müze olduğunu tahmin ettiğimiz güzel bir bina çıktı. Sonuna geldiğimizde ise yolun karşısında çevresi palmiyelerle çevrili aslanlı yol gibi bir yol çıktı. Sonunda ise Melih Başganımızın, Ankara’mıza yaptığı güzide kapılara benzer bir kapı girişi çıktı ama tabi onun farkını söylememe gerek yok herhalde iki yüz yıllık falandır yani üzerindeki tasvirlerden, işlemelerden, heykellerden anladığım kadarıyla ve ona bakınca büyüleniyorsunuz ama bizim kapılara bakıldığındaki düşünce görüntü kirliliği ve yapılan israfa isyandır. En azından ben ve etrafımdaki birçok kişinin ortak fikri bu yönde. Bu arada biz hala meşhur çeşmeye gelememiş ve bu kapının sonunda olduğunu düşünerek bir gayret o uzun yolu yürümüştük ama birde ne görelim kapının sonunda bizi bekleyen tek şey sıradan bir yoldu. Evet ben çok üzülmüştüm neden çeşmeyi göremediğimize dair ve yorgunluktan da geri yürümeyi göze alamayıp bir kafeye yığıldık resmen. Orada fazlasıyla dinlendikten sonra telefondaki haritandan çeşmeyi teğet geçtiğimizi, resmen yanından yürüdüğümüzü ama ağaçlardan görmediğimizi farkettim. Ama gitme saatimiz çok yaklaşmıştı ve buna vaktimiz neredeyse hiç yok gibiydi. Ama buraya kadar gelip onu görmeden gidersem hep aklımda kalacağına ve çok pişman olacağıma dair eşimi ikna edip geç kalmayı göze alarak koşar adımlarla o uzun yolu tekrar yürüdük. Ve bingo! Çeşme tüm ihtişamıyla ve kartpostal görüntüsüyle karşımızda duruyordu. Birkaç hızlı foto çekimiden sonra otobüsümüzün kalkmasına 15 dakika kaldığını farkettik ve de otele ne kadar uzak olduğumuzu. Ancak Barselona nın bir muhteşem özelliği olan trafiksizlik bize o güzel yüzünü gösterdi ve inanılmaz bir biçimde taksiyle onca yolu 5 dakika da hem de 6 euroya gittik. Bizce hem fiyat hem de zaman açısından şaka gibi ama gerçek bir durumdu. Ve yarım gün içerisinde bile bir sürü yer görüp, 10 dakika da erken otelde olmak bizi yorgun ama çok mutlu yapmıştı. Otobüste giderken tek düşündüğümüz buraya kesin bir daha yolumuzun düşeceğiydi çünkü çoktan biz bu şehre aşık olmuştuk.   




Uğruna deli gibi yorulduğumuz ve geç kalmayı göze aldığımız büyüleyici çeşmesiyle Parc De La Ciutadella!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder